Bir toplumun gerçek gelişmişliği; yaptığı yollarla, yükselttiği binalarla, açtığı köprülerle ya da açıkladığı ekonomik verilerle ölçülmez. Bir toplumun gerçek gelişmişliği, en kırılgan kesimlerine sunduğu yaşam kalitesiyle ölçülür. Eğer engelli bireyler hâlâ kaldırımlarda güvenle yürüyemiyor, toplu taşımaya eşit şartlarda erişemiyor, eğitim hakkından tam anlamıyla yararlanamıyor, istihdamda hak ettiği fırsatları bulamıyor ve bağımsız yaşamını sürdüremiyorsa, o toplumun çözmesi gereken çok ciddi sorunlar var demektir.
Bugün Türkiye’de engelli hakları konusunda bakıldığında güçlü bir hukuki altyapı bulunmaktadır. Ancak kâğıt üzerinde mükemmele yakın görünen birçok düzenlemenin sahada aynı başarıyı gösteremediği de acı bir gerçektir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesi herkesin kanun önünde eşit olduğunu belirtmektedir. Aynı maddede yer alan düzenleme ile çocuklar, yaşlılar, engelliler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılamayacağı açıkça ifade edilmiştir. Bu hüküm, kamuoyunda “pozitif ayrımcılık” olarak bilinen anlayışın anayasal temelini oluşturmaktadır.
Pozitif ayrımcılık bir ayrıcalık değildir.
Pozitif ayrımcılık, eşitsiz şartlarda yaşayan bireylerin fırsat eşitliğine ulaşabilmesi için oluşturulmuş bir adalet mekanizmasıdır.
Anayasa’nın 42. maddesi eğitim hakkını, 49. maddesi çalışma hakkını, 61. maddesi ise devletin engellilerin korunmasını ve toplum hayatına uyumlarını sağlayacak tedbirleri almakla yükümlü olduğunu düzenlemektedir.
Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi ise engelli bireyleri yardım bekleyen insanlar olarak değil, hak sahibi vatandaşlar olarak tanımlamaktadır. Sözleşmenin 9. maddesi erişilebilirliği, 19. maddesi bağımsız yaşam hakkını, 24. maddesi eğitimi, 27. maddesi çalışma hakkını ve 29. maddesi toplumsal yaşama katılım hakkını güvence altına almaktadır.
5378 Sayılı Engelliler Hakkında Kanun da aynı anlayışla hazırlanmıştır. Kanunun amacı son derece nettir: Engelli bireylerin temel hak ve özgürlüklerden diğer vatandaşlarla eşit şekilde yararlanmasını sağlamak.
Peki sorun nerede?
Sorun artık yasa eksikliği değildir.
Sorun uygulamadadır.
Sorun denetimdedir.
Sorun liyakattedir.
Sorun vicdandadır.
Çünkü bugün bir görme engelli birey evinden çıkıp şehir merkezine ulaşmaya çalıştığında hâlâ onlarca engelle karşılaşabilmektedir.
Bir kaldırım düşünün.
Sarı takip yüzeyleri yapılmış.
Fotoğraflar çekilmiş.
Raporlar hazırlanmış.
Ancak takip yüzeyinin tam ortasına elektrik direği dikilmiş.
Bir başka noktada belediye reklam panosu yerleştirilmiş.
Bir başka yerde esnaf ürünlerini kaldırımı işgal edecek şekilde bırakmış.
Sonuç olarak kâğıt üzerinde erişilebilir görünen kaldırım, gerçekte erişilemez hâle gelmiştir.
Bir otobüs düşünün.
Araç teknik olarak erişilebilir kabul edilmektedir.
Ancak durağa geldiğinde sürücü engelli yolcuyu görmek istememekte ya da sabırsız davranabilmektedir.
Bu durumda erişilebilirlik yalnızca aracın teknik özelliklerinde kalmakta, insan davranışlarına yansımamaktadır.
Bir okul düşünün.
Yönetmeliklere göre erişilebilir görünmektedir.
Ancak görme engelli öğrenci ders materyallerine erişememekte, sınavlara uygun koşullarda katılamamakta veya gerekli destekleri zamanında alamamaktadır.
Bu durumda eğitim hakkı kâğıt üzerinde vardır; ancak fiilen eksik kullanılmaktadır.
İşte engelli bireylerin yıllardır anlatmaya çalıştığı gerçek tam olarak budur.
Sorun çoğu zaman yasa eksikliği değil, uygulama eksikliğidir.
Erişilebilirlik yalnızca rampa yapmak değildir.
Erişilebilirlik yalnızca sarı çizgi çekmek değildir.
Erişilebilirlik yalnızca bir rapor hazırlamak değildir.
Erişilebilirlik; insanın bağımsız yaşayabilmesidir.
İstediği yere kimseye muhtaç olmadan gidebilmesidir.
Eğitim alabilmesidir.
Çalışabilmesidir.
Üretebilmesidir.
Toplumsal hayata eşit şekilde katılabilmesidir.
Bu noktada Erişilebilirlik İzleme ve Denetleme Komisyonlarının önemi ortaya çıkmaktadır.
Valilikler koordinasyonunda faaliyet gösteren bu komisyonların görevi; kamu kurumlarını, okulları, hastaneleri, kaldırımları, ulaşım sistemlerini ve kamusal alanları erişilebilirlik açısından değerlendirmektir.
Bu görev son derece önemlidir.
Çünkü doğru yapılan bir denetim binlerce insanın hayatını değiştirebilir.
Ancak erişilebilirlik değerlendirmelerinin yalnızca prosedüre dönüşmemesi gerekir.
Bir kaldırımı denetleyen kişinin kaldırımı kullanabilmesi gerekir.
Bir toplu taşıma sistemini değerlendiren kişinin o sistemin içindeki sorunları yaşayabilmesi gerekir.
Bir okulun erişilebilirliğini değerlendiren kişinin erişilebilirliğin ne anlama geldiğini bilmesi gerekir.
Çünkü erişilebilirlik yalnızca teknik ölçülerden ibaret değildir.
Erişilebilirlik aynı zamanda yaşam deneyimidir.
Bu nedenle erişilebilirlik komisyonlarında görev alan kişilerin seçiminde liyakat, deneyim, temsil gücü, tarafsızlık ve sahadaki gerçek sorunları analiz edebilme yeteneği ön planda tutulmalıdır.
Aksi hâlde raporlarda “uygun” görünen birçok alanın günlük yaşamda ciddi sorunlar üretmeye devam ettiği bir tabloyla karşılaşılmaktadır.
Bir diğer önemli konu ise engelli alanında faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarıdır.
Türkiye’nin 81 ilinde yüzlerce dernek, federasyon ve platform bulunmaktadır. İçlerinde yıllardır büyük fedakârlıklarla çalışan, engelli bireylerin sesi olan ve önemli mücadeleler veren çok kıymetli kuruluşlar vardır.
Bu kuruluşlar toplum için büyük bir değerdir.
Ancak yalnızca isim olarak varlığını sürdüren, üyeleriyle iletişim kurmayan, proje üretmeyen, çözüm geliştirmeyen ve kuruluş amacından uzaklaşan yapılar da bulunmaktadır.
Sivil toplumun amacı temsil makamı oluşturmak değildir.
Sivil toplumun amacı hak mücadelesi vermektir.
Sivil toplumun amacı engelli bireylerin hayatına dokunmaktır.
Sivil toplumun amacı çözüm üretmektir.
Bu nedenle tüm sivil toplum kuruluşlarının şeffaflık, hesap verebilirlik ve kamu yararı ilkeleri doğrultusunda düzenli olarak denetlenmesi büyük önem taşımaktadır.
Mevzuata aykırı faaliyet gösteren, kuruluş amacından uzaklaşan veya gerekli yükümlülüklerini yerine getirmeyen yapılar hakkında yürürlükteki hukuk kuralları çerçevesinde gerekli işlemlerin uygulanması, hem kamu yararı hem de engelli hareketinin güvenilirliği açısından önemlidir.
Çünkü bugün birçok engelli bireyin en büyük hayal kırıklıklarından biri yalnız bırakılmışlık duygusudur.
İnsanlar artık slogan duymak istemiyor.
Sonuç görmek istiyor.
İnsanlar artık vaat duymak istemiyor.
Çözüm görmek istiyor.
İnsanlar artık fotoğraf kareleri görmek istemiyor.
Bağımsız yaşamak istiyor.
Çalışmak istiyor.
Üretmek istiyor.
Kendi ayakları üzerinde durmak istiyor.
Hiç kimseye yük olarak görülmek istemiyor.
Çünkü engelli bireyler yardım nesnesi değildir.
Engelli bireyler toplumun eşit bireyleridir.
Hak sahibi vatandaşlardır.
Bu nedenle sosyal yardımların, sosyal hizmetlerin ve kamu politikalarının bir lütuf gibi değil, anayasal ve insani bir hak olarak görülmesi gerekmektedir.
Gerçek sosyal devlet budur.
Gerçek eşitlik budur.
Gerçek adalet budur.
Kanunlar çıkarıldığı gün değil, uygulandığı gün anlam kazanır.
Yönetmelikler yayımlandığı gün değil, hayatı değiştirdiği gün değer kazanır.
Erişilebilirlik raporlarda yazıldığı gün değil, bir görme engelli bireyin korkmadan yürüyebildiği gün gerçekleşmiş olur.
İşte o gün geldiğinde; pozitif ayrımcılık maddeleri, uluslararası sözleşmeler, kanunlar ve yönetmelikler yalnızca kâğıt üzerindeki hükümler olmaktan çıkacak, gerçek anlamda insan hayatına dokunan birer adalet belgesine dönüşecektir.